Ogretmen Farki

Eğitim ve öğretimde öğretmen çok önemli bir faktördür. Öğretmen, öğrencilerin derslere devamını ve dersin başarısını etkileyen çok önemli bir niteliktir. Eğer öğrencilerimiz başarısız ise, suçu direk onlara atmak yerine bir de bu konuya dönüp bakmalıyız. Öncelikle; "Öğretmeni yeterli mi?" ve "Sunulan imkanlar ders başarısı için ne kadar yeterli?" demek, sonra "Öğrenci neden başarısız?" demek daha çözümsel olacaktır.

Aşağıdaki eposta bu konuyu daha açık gösterecektir. Ortada benim tembelliğim de söz konusu lakin, öğretmen kelimenin tam anlamı ile yeterli olunca da başarı kaçınılmaz oluyor. Taylan Akdoğan oldukça başarılı bir fizikçi; MIT'de Yüksek Lisans yapmış olmasını bir kenara koyun, size bir "hoca" gibi değil de bir "öğrenci" gibi yaklaşması ve sorduğunuz en basit ya da en uçuk sorulara bile tüm bilgilerini sınırsızca paylaşarak cevap vermeye çalışması hatta üstüne yeni düşüncelere bile açık olması, en büyük artılarından.

Boğaziçi Üniversitesi'nde okuyorsanız ya da bir şekilde Taylan Akdoğan'ın bir seminerine katılma fırsatı bulursanız; SAKIN KAÇIRMAYIN!...

Eposta Metni :

15.08.2007 / 07:19

Günaydın Taylan Hocam,

Nasılsınız? Dilerim sağlığınız ve mutluluğunuz yerindedir.

Size epostayı teşekkür amaçlı yolluyorum.

Sayenizde Fizik dersine olan ilgim yeniden canlandı. Açık konuşmak gerekirse; üçüncü kez aldığım PHYS101 dersini sizden almamış olsaydın inanın geçemezdim. Son finalim istediğim gibi geçmemişti ve hatta yine kaldığımı düşünüyordum. Ama kalsam da üzülseydim üzülmeyecektim, çünkü sayenizde derslere olan bağlılığım yeniden artmıştı.

Bu heyecanı bende yeniden uyandırdığınız için, size teşekkür etme ihtiyacı hissettim.

İyi tatiller, iyi çalışmalar efendim...

Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Öğrencisi

Oğuz Kaan Çağatay Kılınç

15.08.2007 / 08:35

Sevgili Oğuz Kaan,

Fiziğe olan motivasyonunu tekrar sağlayabildiysem ne mutlu bana.

İyi tatiller,

Taylan Akdoğan.

Zorunlu Tatili Getiren Saflik

Dün akşam oturmuş gayet mutlu bir şekilde müziklerimi dinleyip, arkadaşlarımla sohbet ederken gelen bir haberle yıkıldım. Ölüm haberi miydi gelen elbette değildi. Ama emin olun ki, o anda beni mutsuz edebilecek nadir şeylerden bir tanesiydi. Bir ölüm haberi olsa "Tanrım nasıl böyle bir şey olabilir?" demezdim ama bunda dedim...

Odaya dönem arkadaşlarımdan biri girdi ve kendisine şu soruyu sordum "Bizim CE200 dersi başladı mı?". Arkadaş baktı baktı, "Saf mısın?" dedi. O anda içimden geçen aynen şu oldu "Evet safım, hem de çok!..." CE200 dersi başlamış ve 5 saha çalışmasından 2'si geçmişlere karışmıştı.

Tüm planlarımı Eylül 7'ye kadar burada kalmaya göre ayarlamış ben, şuan bu planlamaya göre ayarladığım tüm randevularımı iptal etmekle meşgulüm. Aldığım bir kaç tasarım işi, çeviri işleri ve birçok ekstra çalışma, tam tamına bir ay ertelemeye uğramış olacak.

Ama 'Alemin Polyannası' ben, kendimi daha fazla üzmemek adına bu saflığımın üzerini çeşitli güzel bahanelerle kapatmaya çalışıyorum. Ailemi bir yıldır adam akıllı görememiştim, onları görmüş olacağım. Evimiz Sinop'un bir köyünde ve doğa ile iç içe olduğu için kafamı ve ruhumu rahatlatmış olacağım. Bu süre içerisinde aklımda oluşan ama bir türlü boş vakit bulamadığım için yazıya dökememiş olduğum düşüncelerimi toparlayacağım.

Kısacası bomba gibi geri döneceğim...

Hani derler ya her işte bir hayır vardır diye, kimbilir bu da benim için en güzelidir...

Zirveler Ve Kayalıklar

Değişken yaşamlarımıza konuk ettiklerimiz...

Bazen bir kişi, bazen bir olay, bazen bir düşünce ve bazen de duygular...

Duygular; bir anı en güzel ifade eden durum... Duyguların yalanı yok, güzelliği de buradan geliyor işte...

Aynı az önce hissettiklerim gibi...

Bir 'Dostum'un söyledikleri ile mutluluğum dağların zirvesine çıktı, aradan çok değil sadece 1 saat geçti. Beklentilerimin umutsuzluğu ile aynı mutluluk kendini uçurumdan atıverdi. Şimdi aşağıda can çekişiyor. Biliyorum kalkacak yine ayağa, kalkacak ve yine o zirveye tırmanacak. O zirveden insanlara gülümseyecek. Ama yine biliyorum ki yine bir hayal kırıklığı ile uçurumdan bırakıverecek kendini...

Ve yine can çekişler...

Sanıyormusunuz ki her çakılışımdan sonra eksiksiz bir şekilde tekrar tırmanıyorum o zirveye...

Eğer böyle bir zannedişiniz varsa gerçekten çok yanılıyorsunuz... Hem de çok...

Her çakılışta duygularımdan bir parça orada kalıyor. Tekrar birleştirilemeyecek kadar dağılıyor, tuz buz oluyor kopan parçalar.

İşte az önce yine çakıldım. Biliyorum birazdan yine kahkahalar atacağım. Yin maske takacağım. Sonra 'Dostum' gelecek, beni elimden tutup yükseklere çıkaracak. O yanımdayken tırmanmaktan korkmayacağım. Her sözü ile daha da şevklenip, daha bir coşku ile tırmanacağım o zirveye.

Ama bir anda gidiverecek...

Kalacağım o zirvede tek başıma... Evet zirvede tek başıma kalacağım... Tanrı'ya ulaşacağımı hissetmeye başlayacağım içimde... Meleklerin çevremde dans edişlerini göreceğim. Güneş göz kırpacak. Rüzgar narin vücudu ile benim zirvede rahat etmemi sağlayacak.

Hissedeceğim bu göklerin ve yerlerin tek hakimi ben değilim ama düşlerimin ve gerçekliklerimin hakimi benim diyeceğim...

Ve o anda birisi gelecek...

Arkadan sinsi sinsi yaklaşacak ve beni aşağı itiverecek...

Ya da mutluluğuma mutluluk ekleyecek. Ve ben uçurumun kenarından kendimi bıraktığımda kelebekler gibi uçacağımı zannedeceğim.

Ama uçamayacağım...

Önce anlamayacağım...

Sonradan farkedeceğim ki aşağıda kayalıklar var...

Ve farkettiğimde çok geç olacak...

Çoktan aşağıda can çekişiyor olacağım...

Bu beklentiler ve hayal kırıklıkları döngüsü son zirveye ulaşana kadar devam edecek...

Ve işte o gün geldiğinde... Yani son zirveye ulaştığımda...

Önce arkama dönüp; çıktığım zirvelere, düştüğüm kayalıklara bakacağım. Geçmişime hüzünlü bir gülümseme yollayacağım.

Sonra ileriye bakacağım. Çok çok ilerilere... Alaylı bir şekilde gülümseyeceğim... Ve kendimi yavaşça son zirveden aşağıya bırakacağım...

Son kez...

İşte o anda ruhum sonsuzluğa kanat açıcak...

Arkamdan sadece tek bir damla gözyaşı düşecek...

'Dostum'un gözyaşı...

Oğuz Kaan Çağatay Kılınç (OKÇK)
( 20 Mart 2007 - 23.42 )

Türkiye Bilişiminin Geleceği Taximoda'da Buluştu

İki hafta kadar önce Türk Blog Yazarları'nın arasına katılmamla birlikte Volkan'ın açtığı forumdaki TBY 2.Buluşması haberini görmem bir oldu. Buluşmaları ile samimi arkadaşlıkların kurulduğu bir sitenin etkisinden yeni yeni kurtulmaya başlamışken yepyeni bir sosyal ortamda yepyeni bir buluşma, tüm heyecanımı yeniden canlandırmıştı. Takvimimde 11 Ağustos 2007 saat 16.00 sadece TBY'ye ayrılmış; gelen farklı buluşma taleplerinin günleri de mümkünse değiştirilmiş, değişmeyecekler gidilmeyecekler listesine alınıvermişti. Hatta o coşku ile buluşmada yapmak için bir sunum konum da belirivermişti (Web Sitesi Mi Blog Mu?). Aşırı ağır kanlı bir varlık olduğum için 16.00'da başlayan buluşma için otobüse kendimi 16.00'da atmayı başarabildim. Ama ne yapayım dijital saat iç dengelerim sapıttı ve iç çarklarım daha bir saatim olduğunu söyledi. Yoksa içimdeki ataletin "Otur evladım, gitme bir tarafa!" deyişi miydi onu da ayrımsamak zor... Taksim'in merkezindeki TaximHill Oteli'nin giriş katındaki TaximOda'da idi buluşma. Onun alt katı bize ayrılacaktı. Açıkçası bir öğrenci olduğum için bana lüks kaçar düşüncesi ile pek girip de bir şeyler içmişliğim yoktur TaximOda'da... Hani TaximHill'de toplantılarımız olmuştur ama bir kez girişindeki caféye girmemişimdir. İşte dün, kendim için bir ilk yapıp girdim. Açıkçası güzel bir yer, giriş katı olmasına rağmen ferah bir hava verilebilmiş. Hatta café tahmin etmediğim kadar da genişti. (Gerçi benim sağım olsum belli olmaz, diğer gidişimde "Ne daracık yer burası!" gibi bir tepki de verebilirim...) Alt katın merdivenlerini inerken toplantı çoktan başlamıştı. (Eh başlamasa anormal zaten, saat 16.40 olmuş...) Volkan Özçelik "Web 2.0 ve Online Sosyal Ağlar" konulu sunumunun çoğunu yapmıştı. Yaka kartımı masadan bulup bağrıma taktıktan sonra kendime oturabilecek bir yer bulabildim. Evet evet bulabildim. Açıkçası o kadar çok kişiyi beklemiyordum. İnsanlar işin gücünü köşeye koyup gelmişlerdi. Henüz ikincisinin yapıldığı bir buluşmanın bu kadar talep alması açıkçası şaşırtmıştı beni. Benim bir huyum vardır; ilk gittiğim yerlerde etrafı izlemek daha cazip gelir bana. Üçüncü bir kişi gibi olayları ve insanları izlerim, tepkileri takip ederim. Edindiğim izlenimlere göre orada var olmaya devam edeceksem, izleyeceğim stratejileri belirlerim ve sakince uygulamaya başlarım. Dün ki buluşma da benim için, bu stratejileri oluşturmamı sağlayacak bir etkinlikti. Volkan Özçelik'in "Web 2.0 ve Online Sosyal Ağlar" konulu sunumundan sonra, Bloglama'nını Yöneticisi Eray Endeş'in "Bloglama Reklam Sistemi" sunumu, adını şuan hatırlayamamak gibi bir rezillik yaptığım bir büyüğümüzle Wolkan'ın yaptığı sunum, Gökçen Karan'ın "VBlog"lar üzerine yaptığı sunum ve alçakgönüllü mükemmel kulunuz benim yaptığım "Web Sitesi Mi Blog Mu?" sunumum oldukça bilgilendirici ve de yaratıcı beyin hücrelerini aktive edici eğitsel çalışmalar oldu. Buluşma deyince aklınıza ne gelir? Mekanda geyik potansiyelinin ciddi manada yüksek olduğu, yakın çevremizi çekiştireceğimiz, boşa zaman harcamanın farkli bir türevi gelir büyük ihtimalle. Hatta düne kadar benim de aklıma böyle bir şey gelirdi. Bugüne kadar katıldığım "BULUŞMA" olarak adlandırılan etkinliklerin hiçbirinde bu kadar kaliteli bir organizasyona, özellikle de sunumlar gibi etkinlik içi etkinlik durumuna rastlamamıştım. Şunu rahatlıkla iddia edebilirim ki; * Dün orada Türkiye'nin genç girişimcileri, amatörle profesyonel arası bir ruhla bir araya gelmişti. * Dün orada ne ÖSS ile ne de başka herhangi bir IQ testi ile zekası ve yaratcılığı ölçülemeyecek kadar özel beyinler toplanmıştı. Ve dün orada aslında toplanan... Türk Bilişiminin Gücü ve Geleceği idi... Özel Teşekkür: Buluşmaya katılan arkadaşlarımıza ve buluşmayı Gökçen Karan'ın bize kolaylık olarak sunduğu UStream.Tv üzerinden takip eden tüm arkadaşlarımıza kişisel olarak teşekkür ederim. Türk Blog Yazarları 3.Buluşması'nda Buluşmak Üzere Hoşçakalın...

Hayatın Hep 5.00 Olsun...

Odaya ilk geldiğinde kitaplarından bana yer kalmayacak zannettim ama öyle olmadı. Sığınacak ufak bir yer kaldı ve orada yaşamımı sürdürdüm.

Gözüme çarpan ilk özelliğin çok düzenli oluşundu. Daha önceki oda arkadaşlarımla kıyaslarsak, senin bu özelliğin beni mest etti. Daha sonraları biraz kaçık olduğun ortaya çıktı ama sen n'apasın? Hem dersler, hem aşk; çıldırmamak elde değil!

Bir gün bana seslenip "Bir çılgınlık yapmayı düşünüyorum, acaba yapsam mı?" dediğinde, bedenimdeki tüm gaz moleküllerini sana aktardım ve çok da iyi ettiğime inanıyorum. Bu yoğun ders temposu içerisinde, hiç değilse bir kaç mutlu an yaşadın. Bilmem sen de katılıyor musun? Olayın benim tanık olabildiğim kısımları istediğim gibi bitmedi ama olsun senin için hiçbir şey bitmiş değil.

Sonsuzluğuna inandığım varlığım devam ettiği sürece seni unutmayacağıma eminim.

Hayatın hep 5.00 olsun...

Saygı ve Sevgilerimle...

Oğuz Ayazoğlu

(2002 dönem sonu hatıra yazısından aktarılmıştır. Seni güzelliklerle anıyorum Adaşım...)

Unutulmaz Bir Gun ve 10 Arkadas

( Toplum Gönüllüleri İnternet Sitesi'nde de yayınlanmakta olan 17.01.2005 tarihli yazım... )

Gün, saat 09:00'da Mecidiyeköy Metro çıkışında başladı. Suita, Gizem, Özge, Şule, Mehmet, Oğuz, Samet, Cengiz, Emrah ve Ümit burada buluştu. Herkes çok istekliydi ve gözlerde okunan ortak soru "Ne yapacağız?" idi. Elbette birçok şey yapacaktık ve işte bir proje daha başlamıştı.

Bu 10 kişi aslında 15 kişi falan olacaktı ama bazılarımız uyuyakalmış, bazılarımız ise hava değişimlerinden olumsuz etkilenmiş, hasta olmuştu (Sevgili arkadaşımız Özlem Balakoğlu, rahatsızlığı nedeniyle çok istemesine rağmen eğitime katılamadı. Kendisine Geçmiş Olsun dileklerimizi gönderiyoruz).

Her neyse, bu 10 kişi bir şekilde bir araya gelmişti ve neredeyse birbirlerini hiç tanımıyorlardı. Bu "önemli insanlar"ı biraraya getiren, TOG çatısıydı. 10 kişi burada buluşup AHDER'e ulaştı. AHDER'den Ersin, bizi gayet sıcak bir şekilde karşıladı, hemencecik eğitimlere geçtik. Eğitim demek aslında biraz haksızlık olur. Daha çok bir arkadaş buluşmasını anımsatıyordu; her TOG buluşmasında olduğu gibi...

İlk ara verildiğinde Oğuz, ofisin ortasında boylu boyunca yere kapaklanarak, yerleri öptü. Uçuşunu ve düşüşünü kimse anlamadı; ama tek anlaşılan şey, Oğuz'u bir yerlere sabitlemek gerektiğiydi. Çünkü buluşmaya gelmeden önce de yaya olarak virajı alamamış ve yerleri öpmüştü!

Öğle molası verildiğinde Özge tüm çaylı fincanları adam akıllı yıkamıştı. Tabii kimse bu işe de akıl erdiremedi. Yani durulamak varken yıkamak niyeydi? Ama yine de teşekkürler :)

"10 arkadaş", sandviçlerini yedi ve eğitime devam etti. Eğitimler bitti ve küçük bir sınav uygulandı. Aslında buna da sınav demek doğru değil. Biraz tecrübe olması için sırayla küçük sunumlar yaptık. Ve bu "10 arkadaş", 27 Ocak 2005 Perşembe günü saat 17:00'de AHDER'de buluşmak üzere sözleştiler.

Birbirini neredeyse hiç tanımayan "10 kişi", "10 arkadaş" oluvermişti ve belki de bu nedenle bu grubun ismine "A Grubu" dendi; kim bilebilir ki?! Hepinize çok teşekkürler "arkadaşlar"! Bizim için önemlisiniz!

İşte "10 Arkadaş":
Cengiz Atmaca - Anadolu Üniversitesi
Emrah Uçar - İstanbul Üniversitesi
Gizem Paksoy - İstanbul Üniversitesi
Mehmet Aladağlı - Galatasaray Üniversitesi
Oğuz Kaan Çağatay Kılınç - Boğaziçi Üniversitesi
Özge Yürürdurmaz - Marmara Üniversitesi
Samet Özgündüz - Yıldız Teknik Üniversitesi
Suita Razakova - Marmara Üniversitesi
Şule Altundağ - Marmara Üniversitesi
Ümit Güvenç - İstanbul Üniversitesi

Sinop Denilen Yer...

Sinop denilen yer; küçük, şirin bir il. İki ya da üç büyük caddesi var, iki gün dolaşsanız ezber edebileceğiniz sokakları var. Hepsini yanyana dizseniz, üç dört saatte tanışabileceğiniz kadar insan var. Bu minik şehir şuan solumda kalıyor ve Ankara'nın normal bir mahallesine denk büyüklükte. Dışa göçe veren bir şehir olmasına karşın, sorumsuz belediyeler burada da bir yapılaşma sorununu bizlere hediye etmiş. 30.000 nüfüsu var ama bundan çok çok daha fazlasını karşılayabilecek bir yapılaşma, üstelik olabildiğince düzensiz. Sinop'ta dikkatimi çeken bir diğer gariplik, Türkiye'nin tümünü etkileyen "sağır ve uçkurcu gençliğin" burada daha bir göze batması. İstanbul gibi karışık bir şehirde bile, Sinop'ta var olan gençliği göremedim. En azından bu kadar yoğun değillerdi. Sinop sahil yolunda, cinsiyet farkı gözetmeksin bir arayış olduğu dikkatimi çekti. Sadece erkekler değildi kızlara yiyecek gibi bakan, kızlarda da aynı bakış söz konusuydu. Belki de Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde bu bakışları az hissetmemin nedeni nufus ve çevre faktörleridir ama tüm bunlar geleceğime olan umutlarımı bir nebze daha azalttı. Aslına bakarsanız "sağır ve uçkurcu" olan sadece gençlik değil, toplumun her kademesi bu konumda. Sınıf, kültürel ve ekonomik farklılıklar bir ayrım sebebi değil. Toplumun her noktasından insanlar bu akımın etkisine girmiş halde. Kısaca; Kulaklarımız doğrulara kapalı ama uçkurumuz herkese açık...

Gerçekler Ne Deniz Kadar Mavi Ne De Ağaçlar Kadar Yeşil

Sinop Gazi Mesire Yeri'ndeyim... Gençlikle ilgili duygularımın ve taşkınlıklarımın yok olabileceği huzurlu bir ortam izlenimini veren hoş bir yer burası. Ama maalesef ki gerçekler, ne deniz kadar mavi ne de ağaçlar kadar yeşil... Kıyıda iki yunus balığı ölüsü var. En fazla 15 günlük leşler bunlar. Bir yunus balığı görmek hoş bir şey ama onların ölüleri ile karşılaşmak o kadar da iç açıcı değil. Güzel Karadeniz sahillerimizin açıklarında atık dolu varillerin varlığı bir gerçek ki bunların burada bulunan varlıkları etkilediği de işte acı ama kapkara bir şekilde ortada. Ve tam karşımda hayatın bir resmi de çiziliyor... Üç beş martı, ölü yunusun başında kavga ediyor, bir iki parça koparıp havalanıyor ve ölü yunusçuk hiçbir şey yapamıyor. Hayat da öyle değil mi zaten! Zekan ve güzelliğine herkes hayran olur, peşinden koşar, sana eşlik eder. Ama ne zaman düşersin, işte o zaman gerçek dünya seni ayakları altında ezmeye başlar. Herkesin hesabı koparacağı bir parçadır. O anda kimse senin yokoluş sebebini araştırmaz. "Neden böyle oldu?" demez. Ve belki de bu vahşilikle kendi sonlarını da hazırlarlar... Tıpkı kimyasal atıklar nedeniyle kıyıya vurmuş ölü yunusları yiyen martıları bekleyen son gibi, onlar da bu vurdumduymazlıkla bir yerlerde yokolup giderler...
Oğuz Kaan Çağatay Kılınç 09.04.2006

FireFox Evladim Ne Oldu Sana!

FireFox'um Canım Benim,
Bitanem, Güzeller Güzelim...

İyi misin? Başına güneş çarpmadı değil mi? Yoksa seni geliştirenlere mi güneş çarptı, yok sormamın nedeni sana cin çarpmış da nedenini merak ediyorum...

Evladım bir önceki güncellemeni yaparken tüm yer imlerimi yedin bitirdin. Afiyet olsun, yarasın dedim ama ben de üstünde bir bardak soğuk su içiverdim.

Dedim ki madem bir güncelleme yani benim iyiliğim için ama sen yavaşladın yok yere. Ben dedim suç bendedir, çok eklenti yüklemişimdir dedim 10 eklentimin 5'ini siliverdim. Ama değişen bir şey olmadı Canım Benim.

Geçen gün yeniden güncelleme yaptın! Ah yapmaz olaydın! Ah "Evet Güncellensin Ciğer Parem"e basmaz olaydım. Neden bastım ki? Sanki FireFox'um"Gülü seven dikenine katlanır Şekerim" der gibi artık ikişer tıklatıyor kendini...

Evladım ben seni MicrocukSoftcuk'un Windows'u gibi çift tıklayayım diye kullanıyorum. Canım siteye gitmek için tek bir tıklama yeterli, bunu eskiden benden iyi bilirdin. Ya peki şimdi yaptığın ne evladım senin? Yaşlı ve vefakar kullanıcını üzmeye yüreğin elveriyor mu senin?

Evet seni severim ama işim çok benim, senin aklın başına gelene kadar Opera'dayım. Nazından vazgeçtiğin vakit haber ver de sana geri döneyim. Hasretliği uzun tutma emi...

Haydi kal sağlıcakla... Kullananın bol, başarın daim olsun...