Sevmenin De Bir Bedeli Var

Biliyorum var, herşeyin olduğu gibi sevmenin de var. Herşeyin bedeli olduğu gibi, sevmenin de var. Acı ve göz yaşı ile yoğrulmuş bedelleri var sevmenin, bin türlü binbir türlü. Diğer bedellerden çok farklı bedeller, bedelini ödemekten vazgeçip almamazlık edemezsin. O artık seninledir, çekip çıkaramazsın. Acı çekerek, göz yaşı dökerek ödemek zorundasındır bedelini bir ömür boyu.

Ve gariptir ki bunca acıyı ve göz yaşını başka hiçbir şey veremez sana sevgiden başka, ama vazgeçemezsin de çünkü seni tamamlayandır. Sevgisiz yarımsındır, ama bilirsin ki sevgi de acı ve gözyaşı olmadan yarımdır.

Avutursun kendini, belki de haklıdır avutmaların. Bilirsin, sevgiden başka hiçbir şeye karşı bu kadar narin ve kırılgan değilsindir. Başka bir şey olsa, bırakıverirsin. Ama sevmek öyle değildir işte, terkedip gidemezsin. Bırakamazsın, çünkü kalbindedir; içindedir, çekip çıkaramazsın. Kalpsiz yaşayamayacağın gibi, yaşayamazsın da sevgisiz.

Yutarsın bazı şeyleri, öğrenirsin yutulamayacak sandığın lokmaların bile bir bir nasıl yutulabileceğini. Ve öğrenirsin, için için ağlarken nasıl gülünebileceğini. Gözlerin dalsa da uzaklara, ve belki bir kaç damla süzülse de o gözlerinden; sevmenin ne denli yüce ve eşsiz bir şey olduğunu öğrenirsin. O kadar yüce ve eşsizdir ki, bırakıp gidemezsin, bırakıp gitmeyi istemezsin bile. Sevgi gitmek istese bile, bırakmak istemezsin ve hatta bırakmazsın.

Seviyorum sevmeyi, sevilmeyi... Severken acı çekeceğimi bilsem de seviyorum sevmeyi; ve sevilmenin her güzel şey gibi biteceğinin farkında olsam da, kabul etmeyerek ve sonsuza dek sevileceğime inanarak yaşamayı seviyorum.

Seviyorum bülbülün gülü sevdiği gibi, gülümün dikenlerinin bülbülün zarif teninde açacağı yaraların ölümcül olacağını bile bile sarılıyorum güle, sevgime, sevgilime...

Bir damla göz yaşı, bir damla kan ve biraz hüzün...

Olsun...
Seviyorum be...

Hele bir de seviliyorsam değmeyin keyfime...
Eh herşeyin var bir bedeli, olsun bunun da bu kadarcık bir bedeli...
Olsun sevmenin ve sevilmenin de bir bedeli...

Belirsizlikler ve Kararsızlıklar Sezonu

Yaz okulumun 8 Ağustos 2009 tarihinde bitmesi ile birlikte Sinop'a gidip okullar açılana kadar ailemin yanında olma düşüncem vardı, lakin bu düşünceler babamın 6 Ağustos'ta İstanbul'a gelmesi ve buradaki arkadaşları ile hakkımda görüşmeler yapması sonucu herşey değişti. Sessiz sakin bir Sinop tatili yerine, yerimin yurdumun belli olmadığı bir belirsizlikler sezonuna geçiş yaptım.

Belirsizliklerden ilki, İstanbul'da bir inşaat şirketinde yarı zamanlı olarak başlayacağım iş. Halen bana dönüş yapılmasını beklemekteyim, olursa çok hoş olacak ve kariyerime oldukça olumlu bir katkı sağlayacak. Okul devam ederken de sürmesi planlar içerisinde mevcut, nasıl devam edeceği hakkında ise hiçbir bilgim yok.

Bir diğer belirsizlik ise, okulumu bitirmeden yapmam gereken stajlar üzerine. Eğer az önce bahsini ettiğim iş olmaz ya da gecikecek olursa bu süre içerisinde, yaz başında irtibata geçtiğim firmada ufak çapta bir maddi yardımla birlikte staj yapmak gibi bir düşüncem var. Ancak bu stajın kabülü ile ilgili olarak, okulumla bilgi alışverişinde bulunmalıyım. Bu konuda ve diğer belirsizlikler konusunda yarın Danışman Hocam Yrd. Doç. Kutay Orakçal ile konuşacağım.

Üçüncü belirsizlik, 25 Şubat 2009'da tamamen bıraktığımı ilan ettiğim Joomla! ile altyapısı yapılmış olan www.bucampus.com 'dan gelen iş teklifi. Bir yanım, uzmanlık alanım olmayan bu çalışmaya girmemem ve kendimi İnşaat Mühendisliği alanında geliştirmem konusunda ısrar ediyor. Diğer yanım ise, okuldaki tüm kulüplere aktif olarak iletişim içinde olan bu sistemin, okulla olan bağlarımı güçlendireceğini ve kaybettiğim sosyalliğimi yeniden kazandıracağı yönünde beni teşvik ediyor. Açıkçası bu işe girişme konusuna daha yakınım, ancak altı arkadaş olarak giriştiğimiz birçok beyin fırtınası yaptığımız bir internet projesinin hayata geçirilmesi de oldukça heyecanlandırmakta. Bu yeni projenin üniversiteler sorumlusu olarak da yeterince ağırlığa neden oluyor. Kararsızım...

Dördüncü belirsizlik, sosyal eylemler kapsamında. 17 Ağustos ve 12 Kasım Depremleri'nin 10.yıldönümü dolayısıyla sosyal mecralar üzerinde bir proje hazırlığı içerisindeyim. 3 ayı kapsayacak bir süreçte Depremler ve Afet Bilinci üzerine bir takım çalışmalar yapmak istiyorum. Ki bu sosyal eyleme ek olarak Last.Fm'de başını çektiğim bir "Free Is Free" hareketi var ki 6000 kadar üye destek veriyor (ufak bir ateşleme ile 10.000 sayısını çok rahat aşırtabilirim). Bu iki eylemi de ateşlemek konusunda bir takım belirsizlikler mevcut.

Bu kadar çok belirsizliğin ortasında, uykularım kaçıp duruyor. Uyuyorum ama öyle rahat bir uyku değil.

Kafamda binbir düşünce, binbir yol... Hangi yolu takip edeceğim konusunda ise binbir kararsızlık...

Blogum Kaç Yaşında?

Bu aralar takip ettiğim sosyal sitelerde bloglarımızın yaşı ile ilgili çeşitli sorular dönmekte. Bu soruları her gördüğümde kendi kendime soruyorum, "Blogum Kaç Yaşında?" ve buna cevabım yazının sonunda saklı...

Gerçekten de bunun net bir cevabı yok. Bu belirsizliğin de nedeni çok açık aslında; ben, "Benim de blogum olsun!" diye bu işe kalkışmadım. Zaten yazılar yazıyordum, bunları bir araya getirmek ve paylaşmak istedim. Ki yazılarımı ilk defa toplayıp sunduğum yer, bu blog da değildi. Geçmişte bana ait olan çeşitli sitelerde, yazılarımı ve düşüncelerimi zaten paylaşıyordum.

Ki bir bilgisayarım olmazdan evvel de yazılarımı ve düşüncelerimi kağıda döker, kişisel dosyalarımda saklardım. O zamanlar kurşun kalem ile yazar, kağıtları saklardık çekmecelerimizde.

Ben ne zaman okuma-yazmayı öğrendim, işte o vakit yazmaya başladım. Yazdığım yazılardan hiçbir zaman utanmadım, bir kişisel gelişimin ve değişimin parçalarıydı hepsi. Eski yazılarımı çeşitli zamanlarda buraya eklemeye devam ediyorum.

Ancak daha da önemlisi ben burada beni paylaşıyorum. Bu nedenle ilk girdimin tarihi Kasım 1984 olarak gözükmekte. O tarihlerde yazı yazabiliyor muydum, elbette hayır. Daha yeni doğmuş bir insanın yazı yazabilmesi elbette mümkün değil. Ama ben nefes almaya Kasım 1984'te başladım ve doğal olarak benim bir parçam olan blogum da Kasım 1984.

Şimdi öyleyse sorumuzu tekrarlayalım;

Blogum Kaç Yaşında? Benimle Yaşıt...

Malzemeden Çalmamak Kâr Getirir

Aşağıda, C20 yerine C30 kalitesinde beton kullanılması halinde, yedi katlı tipik bir apartman binası için elde edilecek kazançlar analitik olarak gösterilmeye çalışılmış ve bu amaçla, iki farklı tasarım seçeneği ayrı ayrı incelenmiştir:

1. En Kesit Boyutları Sabit Tutulursa:

Bina tasarımının önce C20’ye göre yapıldığını ancak daha sonra beton kalitesinin C30’a yükseltildiğini ve bu arada kiriş ve kolonların en kesit boyutlarında hiçbir değişiklik yapılmayarak, sadece donatı miktarlarında bir azaltmaya gidildiğini varsayalım.

Donatının ne miktarda azalacağına bir örnek vermek üzere, dikdörtgen en kesitli tipik bir betonarme kirişin dayanım hesapları C20 ve C30 kalitesindeki beton için ayrı ayrı yapılmış ve özet halinde aşağıda gösterilmiştir.

Beton kalitesi C30 yapılınca aynı dayanım momentini taşıyabilmek için gerekli donatı miktarı:
A(s) = 9.46cm²'dir.
Dolayısıyla donatı azalması (9.75–9.46) / 9.75 = % 3'tür.
7 katlı, her katının alanı 600 m² olan tipik bir apartman binasında, toplam beton alanı yaklaşık;
7.(600 m²).0,40 = 1680 m³tür.
Toplam donatı miktarı ise, m³ başına 0,180 ton hesabı ile yaklaşık 1680.(0,180) = 302 tondur.
C30 ile C20 arasındaki hazır beton piyasa fiyat farkını 3 $ kabul edersek, bina kaba inşaat maliyetindeki tasarruf 5832 $ olur.

[302 ton (0,03) $1200 / ton =] 10 872 $ [(1680 m³). 3 $/m³ =] -5 040 $ = [ Toplam Tasarruf: ] 5832 $

2) Donatı Alanı Sabit Tutulursa:

Beton kalitesi C30 yapılınca, donatı miktarı 9.75 cm² değiştirilmeksizin aynı dayanım momentini taşıyabilecek en kesit yüksekliği t=67 cm olarak hesaplanır. Dolayısı ile beton kalitesinin artmasından dolayı beton miktarının azalması (70–67)/70 = Yüzde 4 olur.

Eğer kiriş en kesit boyutları sabit tutulursa, C20 yerine C30 kalitesinde beton kullanılması halinde, aynı dayanım momentini muhafaza edebilmek için, donatılarda yüzde 3 oranında bir tasarruf sağlamak mümkündür.

Günümüzde (Kasım 2004), hazır beton imalatçıları, İstanbul’da C20 kalitesindeki betonun metreküpünü yaklaşık 34 dolara, C30 kalitesindeki betonun metreküpünü ise yaklaşık 37 dolara satmaktadırlar. Aradaki fark metreküp başına yaklaşık 3 dolardır. Yedi katlı tipik bir apartman binası için, C30 kalitesindeki beton, beton maliyetindeki artışa rağmen, donatı miktarındaki kazanç nedeni ile C20 kalitesindeki betona nazaran toplam maliyette net 5832 dolar değerinde doğrudan bir tasarruf sağlayacaktır. Bu net tasarrufun nasıl hesaplandığı yukarıda verilmiştir.

Görülüyor ki, binada, C20 yerine C30 kalite beton kullanılması halinde, donatı miktarı sabit tutulursa, aynı moment dayanımı için, en kesit faydalı yüksekliği yüzde 4 oranında azaltılabilmektedir. Yedi katlı ve her katında 600 metrekare inşaat alnı ve kat başına ortalama 40 cm beton kalınlığı bulunan bir apartman binasında 7 kat (600 metrekare) x 0,40 = 1680 metreküp betonarme betonu olduğu varsayılırsa, C20 yerine C30 kaliteli beton satın alınmasının getireceği ek maliyet, yüzde 4 beton azalması da düşünülerek, sadece (1613 metrekare) x $3 = $US 4839 olur. Öte yandan, en kesit boyutlarında yapılacak yüzde 4 oranındaki azaltmaların sağlayacağı tasarrufları parasal olarak ölçmek zor olsa da bu kazançlar C30 kaliteli betonun getireceği ek maliyetin rahatlıkla çok üstünde olur. Çünkü bir taraftan en kesit boyutlarındaki küçülme toplam beton miktarını azaltırken diğer taraftan, binanın toplam ağırlığının azalması deprem yüklerinin ve tüm iç kesit tesirlerinin azalmasını sağlar. Bütün, bu yararlar 7 katlı bir binada C30 kalitesinde beton kullanmanın getireceği $US 4839 mertebesindeki çok küçük bir maliyet artışının kat kat üzerinde olur.

Sonuç:

Türkiye Deprem Yönetmeliği, TDY–98 Madde 7.2.5.1’e uyularak, binalarda C20 kaliteli betona göre tasarım yapılır, ancak daha sonra C30 kaliteli beton kullanılmaya karar verilirse en kesit boyutlarını sabit tuttuğumuz zaman, donatı miktarlarındaki % 3 oranında bir tasarruf sağlanır. Tipik yedi katlı bir apartman binası için bu tasarruf yaklaşık $5830 kadardır.

Eğer, en kesit boyutları C30 kalitesi için yeniden tayin edilirse, aynı donatı miktarı için, C20 kalitesine göre, toplam beton hacminde gene yaklaşık % 3 ila % 4 oranında bir azalma olur. Toplam beton miktarındaki azalma, buna paralel olara, yatay deprem kuvvetlerinde de bir azalmaya neden olur.

Sonuçta, binanın maliyeti düşer. Birinci ve ikinci deprem bölgelerinde minimum beton kalitesinin C20’den C30’a çıkarmanın, bina maliyetlerini düşürmenin yanı sıra korozyonu azaltmak ve ömrü uzatmak gibi sayısız faydaları vardır.

Kaynak: Zorunlu C30 Uygulamasının Sağlayacağı Yararlar - Prof. Dr. Semih Tezcan

İstanbul ve Deprem

Famelab Bilim Elçileri Yarışması (2007)'nın yarı finalinde yapmış olduğum İstanbul ve Deprem konulu sunumdur.

Expected Istanbul Earthquake


Scene 1 :
Expected Istanbul Earthquake

Scene 2 :
In our presentation,
We will talk about Expected Istanbul Earthquake with its 5 sub-topics :
  1. Turkey and Earthquake
  2. History of Istanbul Earthquakes
  3. Coming Earthquake
  4. Expected Istanbul Earthquake Scenario
  5. The Reasons of This Unbelievable Numbers

Scene 3 :
Turkey and Earthquake

Turkey exists on The Mediterranean – Himalayas Earthquake Zone which is one of the main earthquake areas in respect of their scales and damages.

Turkey is affected by three plates : Eurasia, African and Arabian Plates.

African and Arabian Plates push Anatolia upward quickly. Also, Eurasia Plate pushes downward. This motion is slow because Eurasia Plate is a very big landscape. These movements cause a tension on North Anatolian Fault Zone and this tension is released with an earthquake.

Scene 4 – 5 :
History of Istanbul Earthquakes

These images show us the historical big earthquakes of Istanbul. We want to give extra information about these images because the pre – 20th century earthquakes are essential to assess fault inter-event times, despite their uncertainties.

These big earthquakes destroyed Istanbul Area in 1509, 1719, 1754, May 1766, August 1766, 1894, 1912 and the last ones on August 17th 1999 and October 12th 1999.

Scene 6 :
Coming Earthquake

As can be seen from the image, the earthquakes have moved westwards since 1939, Erzincan Earthquake, therefore we can clearly say that the last point of these movements through the North Anatolian Fault is Marmara Region and Istanbul.

Scene 7 :
Scenario of Expected Earthquake

Experts claim that August 17th, 1999 earthquake has triggered the this last point of North Anatolian Fault. Acccording to scenario, this piece of fault on the Marmara Sea region will release its tension and this will cause an earthquake whose magnitude is approximately 7.5 on the Richter scale.

Scene 8 :
Qualitative Area of Scenario Earthquake

Earthquakes are evaluated with respect to two different quantities. These are magnitude and qualitatively. Qualitatively assessment is based on perception of people and the level of damage done by an earthquake. This map shows us that southern of Istanbul will be extremely damaged by this expected earthquake. We should use numbers so that we can effectively explain and understand the consequences of this possible earthquake.

Scene 9 : 
The Scenerio With Numbers - 1

According to the Istanbul Governship Office;
  • Death Toll : ~ 50,000 people
  • Injured : ~ 200.000 people
  • Homeless : ~ 200,000 families
  • Heavily damaged buildings : ~ 50,000
  • Basic Economic Loss : ~ 20 Billion $
  • Total Economic Loss : ~ 150 Billion $

Scene 10 :
The Scenerio With Numbers - 2
  • Lack of transportation is sourced by the heavy damages on the E5 and TEM highways
  • 8% of the public facilities will be heavily damaged
  • 20 out of 460 bridges have high possibility of collapse
  • A need for ~ 100,000 people for rescue operations
Scene 11 :
Why This Unbelievable Numbers?
Maybe Money...

Scene 12 :
Why This Unbelievable Numbers?
Maybe Laws...

Scene 13 :
Why This Unbelievable Numbers?
Maybe Unconsciousness...


Scene 14 :
Why This Unbelievable Numbers?
Maybe Ignorance...

Do Not Forget That Knowledge Saves Life!...

Scene 15 :
Thank You for Reading...

Earthquake Educator
Oguz Kaan Cagatay Kilinc

Ne İstersem En İyisi!...

Benim bir sloganım vardı, OKCK.net ile birlikte ortaya çıkmıştı:
Ne İsterseniz En İyisi!... The Best What You Want!...

Ve bu gece bunun ne denli yanlış ve üzerimdeki baskıyı ne denli açık bir şekilde yansıttığının farkına vardım.

Ne demektir "Ne İsterseniz En İyisi!..." ?

Siz isteyin ve ben en iyisini yapayım, en iyisi olayım. Evet en iyisini yapmak, en iyisi olmak oldukça güzel ama neden siz istiyorsunuz? Neden böyle birşeye boyun eğmişim? Neden bunu kendime sık sık tekrarlamışım?

Nedeni çok basit, çünkü ben çevremdekilerin isteklerine yaşıyorum. Yakın çevremin isteklerine göre.
"Seni sevdiğimiz için senin iyiliğini istiyoruz, o nedenle böyle yapman daha iyi olur!...", "Sen Oğuz Kaan'sın, sen öyle şeyler yapmazsın, böyle şeyler yaparsın!..." vb.

Hayır düzeltiyorum artık bu yanlışı, sizin istediğiniz değil benim istediğim olacak...
Değiştiriyorum sloganımı ve kontrolü elime alıyorum...

Ve diyorum ki:

Ne İstersem En İyisi!... - The Best What I Want!...

Aşk - Bekir Coşkun

Bence aşkın en güzel tarifiydi bu:"Aşk; bir gülü dikeniyle avuçlamaya benzer...
Ellerin kan içinde kalır... Ama hesabını gülden soramazsın..."
Soramazsın hesabını gülden.
Aşkı avuçlamışsan...
Dikenin acısı, kan revan...
Niçin aldıracaksın?
Sadece Yahya Kemal’in şiirinin son iki satırıydı o:
"Her sabah başka bahar olsa da ben uslandım\ Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım..."
***
İyi ama...
Aşksız nasıl yaşanır?
Bahçelerin semtine uğramamak?
Gülü avuçlamamak?
Ya da diyelim ki ben; yıllardır içinde yaşadığım, her çiçeğinden, her dalından, hatta elimi kanatan her dikeninden mutlu olduğum bahçeden çıkıp gidebilir miyim?
Gidemem...
Ne yapayım ben bahçsiz, çiçeksiz, gülsüz ve aşksız yerleri.
Avuçlarım kanasa da...
Kanamasa da...
***
Ne var ki iletişim çağı aşkı da değiştiriverdi.
"www nokta kom"larla bir saniyede gidiyor o postacı yolu bekleten mektuplar, sadece "send"e basıyorsunuz.
Mutluluğun ifadesine bakar mısınız; :-)
"Okey" bile uzun geldi de, iki harfe indirdiler; ok...
"Ok"sa; loş kuytular, samanlıklar da yok, yeni biçimine "fotokopi makinesi üstü aşkları" diyorlar.
Fotokopi makinesinin üstünde?...
Elbette gülün dikeninin yerini de elektrik kaçağı alıyor ve herşey berbat oluyor:
"Gülün dikeni mi?..."
"Hayır, priz..."
***
Bu hızla elbette aşklar çabuk başlıyor, çabuk bitiyor, gazeteler “aşkları bitti” haberleri ile dolu.
Ben ise bildiğim tek bahçeden çıkmamalıyım...
Avucumda gül olmalı...
Dikenine katlanmalıyım...
Ellerim kanasa da, kanamasa da...

Bekir Coşkun ( 5 Temmuz 2003 )

Sarı Zeybek

Şu dağların meşeleri karanlık,
Etekleri olur çayır çimenlik
Kızanlarla burda eder yarenlik,
"Sarı Zeybek şu dağlara yaslanır,
Yağmur yağar, pusatları ıslanır".

Sarı Zeybek şu dağların eridir,
Dağlar onun bütün yoğu varıdır.
Kendi sarı, bindiği at dorudur;
Attan inip şu dağlara yaslanır,
Gözü dalar, bakışları puslanır.

Sarı Zeybek dağdan dağa taşınır,
Taşınır da yüce dağlar aşınır.
Mola verip Gökçen kızı düşünür;
Efe dağdan köye doğru seslenir,
Yosma Gökçen sesi duyar, süslenir.

Sevmesin mi Sarı Zeybek Gökçen'i?
Yüzü melek, saçı ipek Gökçen'i?
Bütün Aydın elinde tek Gökçen'i?
Kız sevmeyen erin gönlü paslanır,
Paslanırda imil imil yaslanır.

Padişahın kulağına varırsa,
Tutun diye devlet emir verirse,
Üç yüz atlı, beş yüz yaya yürürse
Dağlar, taşlar barut ile sislenir,
Ölen ölür, anaları yaslanır.

II

Candarmalar genç efeyi sardılar,
Kırk ölümden beğendiğin sordular;
Kızanları bir bir yere serdiler.
Sarı Zeybek kara sürmez şanına,
Erlik için kıyar kendi canına.

Nasıl olsa uçar da can, kalır ten;
Bir ah tuttu şu dağları derinden.
Sarı Zeybek vuruldu üç yerinden.
"yazık olsun Telli Doru şanına,
Eğil de bak mor cepkenin kanına".

Sarı Zeybek gün batarken vuruldu.
Nabızları yavaş yavaş duruldu,
Gözlerine kara perde gerildi
Yiğit başı düşüp kaldı yanına,
Bakmaz oldu mor cepkenin kanına.

Sarı Zeybek öldü sanma, diridir;
O, dağların yine eşsiz eridir,
Bütün kızlar artık onun yaridir.
Vurulmuştur hepsi onun ününe.
Can atarlar şimdi gerdek gününe.

Sarı Zeybek şimdi artık masaldır,
Sanma yıllar şerefini azaltır.
Yiğitlerin dillerinde meseldir.
Er kişiler kıyar da öz canına
Bir damlacık leke sürmez şanına...

Özel Not: Sarı Zeybek, Büyük Ninemin Abisidir. Kendisi düşman orduları Kurtuluş Savaşı öncesinde Ege'ye girdiğinde dağlara çıkmış, sonra Kuvay-ı Milliye'ye katılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk'e de Sarı Zeybek denmektedir, ancak bu bir benzetmedir. Asıl Sarı Zeybek, yukarıdaki halk şiirinde de adı geçen Sarı Zeybek'tir, yani ninemin abisidir. Mekanın cennet olsun...

Şeyh Bedrettin Destanı - Nazım Hikmet

1.
Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
                    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
                                          köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
                                                                tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
                                                      ahüzar idi.
 
 
2.
Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
                içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
                sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
        sakalı büyük
                  sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
                       «Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
 
 
3.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
                             boş bir balıkçı kayığı
                             bir kuş ölüsü gibi
                                     suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
                                kanını göle akıttılar.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
                       kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
                         avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
                             dedi kendi kendine:
«— O âteş ki kalbimin içindedir
       tutuşmuştur
       günden güne artıyor.
       Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
       eriyecek yüreğim...

       Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
       Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
       Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
       biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
       iptâl edeceğiz...»

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
                       kalede bir baş kesilir
                                                kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
   şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
Kitaplarının adı:
                         «Varidat»dı.
 
 
4.
        Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.
Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
     on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
«Varalım,
        dedik.
Görelim,
        dedik.
Yapışıp
       sapanın
              sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
                                    sürelim, dedik.»
Düştük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları...
Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
                          dedim ki: geldik.
                          Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
                                   yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
                                                            bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
 
 
5.
        Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
        İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
        Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
        İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
        — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
        — Dostuz, dedik.
        Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
        Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
        — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
        Müjde büyüktü. Rehberim:
        — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
        Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
        Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
        Bedreddin.
        — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
        Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
        Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
 
 
6.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
                                    ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
                                        yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
                  ve göz alabildiğine dümdüzdü.
Sarı Anastasla Adalı Bekir
                                           hamladaydılar.
Koç Salihle ben
               pruvada.
Ve Bedreddin
                  parmakları sakalına gömülü
                  dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
Ben:
   — Ya! Bedreddin! dedim,
          uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
                   yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
        Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
        Ve denizin içinden
                           gürültüler duymuyoruz.
        Sade bir dilsiz, karanlık su,
        sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
                                                         güldü,
                                                      dedi:
   — Sen bakma havanın durgunluğuna
        derya dediğin uyur uyur uyanır.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
                                               ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
                                             gidiyordu Deliormana
                                                             Ağaçdenizine...
 
 
 
7.
Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
«Malûm niçin geldik,
                                 malûm derdi derunumuz» diye
        her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
                                reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
                    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine
                  at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
                  gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
ne böyle  bir uğultu duymuşluğu var
                              Deliorman deli olalı beri....
 
 
8.
        Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
        İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
        İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
        — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
        Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
        — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
        Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
        - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
        - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
        Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
        Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
 
 
9.
Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
                                            sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
                         boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
     kayalardan
                 iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın:
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
                         çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
           Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
                                                                          ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
                     kızmadan
                                gülmeden.
Baktı dimdik
                  dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
                     fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
                 bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
          sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
           - bire
kayalardan dökülür
                    gökten yağar
                                    yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                                        çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
                 dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                   kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
                                             eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*
 
(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, «Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın...» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
        Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
        Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ?
        Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
        Marksist, bir «makina - adam», bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.
 
 
10.
Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi:
«— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
                yine kimin boynun vurdular?»
Yağmur
            yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp
            dediler ona:
«— Daha pazar
             kurulmadı
                              kurulacak.
Esen rüzgâr
         durulmadı
                        durulacak.
Boynu daha
            vurulmadı
                            vurulacak.»
Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
«— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
                               Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım.
Baç alırlar mı?
                 De ki vermeyim!»
Sözü O aldı, dedi:
«—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
                                       Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır,
           kolay yıkılmaz.
Var git al atlı yiğit
                          var git işine!..»
Dedim: «— Girip çıkarım!»
Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
Dedi: «—Yağış kesildi
                       gün ağarıyor.
                  Cellât Ali,
                                   Mustafayı
                                               çağırıyor!
                Var git al atlı yiğit
                                          var git işine!..»
Dedim: «— Dostlar
                    bırakın beni
                    bırakın beni.
                    Dostlar
                    göreyim onu
                    göreyim onu!
                    Sanmayınız
                    dayanamam.
                    Sanmayınız
                    yandığımı
                    el âleme belli etmeden yanamam!
                    Dostlar
                    "Olmaz!" demeyin,
                    "Olmaz!" demeyin boşuna.
                    Sapından kopacak armut değil bu
                                             armut değil bu,
                    yaralı olsa da düşmez dalından;
                    bu yürek
                    bu yürek benzemez serçe kuşuna
                    serçe kuşuna!
                    Dostlar
                    biliyorum!
                    Dostlar
                    biliyorum nerde, ne haldedir O!
                    Biliyorum
                    gitti gelmez bir daha!
                    Biliyorum
                    bir deve hörgücünde
                    kanıyan bir çarmıha
                    çırılçıplak bedeni
                    mıhlıdır kollarından.
                    Dostlar
                    bırakın beni,
                    bırakın beni.
                    Dostlar
                    bir varayım göreyim
                    göreyim
                    Bedreddin kullarından
                    Börklüce Mustafayı
                    Mustafayı.»

Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır
               her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
                    birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
—İriş
        Dede Sultanım iriş!
                                dedi bir,
başka bir söz demedi..
 
 
11.
        Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
        Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
        Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
        Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
        — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
        Bir kayık bulduk.
        Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
        Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
        — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
 
 
12.
        Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
        Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
Ben tanırım bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
         bir sabah
çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir,
yürek öyle umutlu,
göz çocuklaşmış
ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
         bir gece
çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
ve terkilerinde
                 en değerlimizin
                            arkadan bağlanmış kolları vardır.
Ben tanırım bu nal seslerini
onları Deliorman da tanır..
        Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
 
 
13.
Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
                      HUZÛRU HÜMAYUN.
Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
                                          bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.
Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
                  bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun
                                            kanı helâldır» deyip
                                            halletti işi...
Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
                                   dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..
 
 
14.
Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
                                        çırılçıplak etidir.
Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.
Özel Not: Şeyh Bedrettin Destanı, Atalarım olan Avşar Türkleri'nin de içinde bulunan onbinlerce Türkün neden katledildiğini ve sürüldüğünü anlatır.

Benim Sembolüm, Logomun Anlamı

Merhaba Canım Okuyucularım,

Bugün pek bir mutluyum, çünkü üzerinde bir ayı aşkın süredir kafa patlattığım ve artık karabasan gibi rüyalarıma girmeye başlayan yeni tasarımımı yayına soktum. Ancak şimdi tasarımdan ve hikayesinden bahsetmeyeceğim, benim için tasarımımdan daha önemli olan logomdan bahsedeceğim.

Blogumun en üst kısmında gördüğünüz martı, papatya ve gökkuşağından oluşan üçleme benim logom. Alıştığınız logo kavramından biraz farklı olabilir, malum logo deyince insanın aklına daha bir mekanik şeyler geliyor. Ne bileyim köşeleri olacak, az renkli olacak, sade olacak falan filan... Ama hayatımızdaki hangi şey bir diğerinden bağımsız ki, bir bireyin kendisini yansıtan logosu bütünün parçalarından bağımsız olsun.

Logom "Martı, Papatya ve Gökkuşağı" üçlemesinden oluşmakta ve size garanti verebilirim ki renkli ve şekilli bir şey olsun diye bir araya gelmediler, hepsinin bir anlamı var.

Martı

Martı - Jonathan Livingston kitabını okuyanlarınız vardır emin, eğer okumamışsanız da bulun buluşturun okuyun derim. Bu kitabın benim yaşamımda çok önemli bir yeri var, bu kitapta kendimi buldum ve yine bu kitapla izleyeceğim yolu çizdim. Ve işte bu kitabı okuduğumdan beri kendime martıyı sembol aldım, sonsuzluk hedefim oldu, özgürlükse sonuna kadar savunduğum hakkım. Kimi zaman başarılı oldum, kimi zaman olamadım ama her zaman özgür olduğumu hissettim, kanatlarım bağlandığında bile...

Papatya

Birçok yazımda adını andığım ve canımdan çok sevdiğim, bana öğrettiği ve öğretmekte olduğu şeyleri saya saya bitiremeyeceğim, Biricik ve Muhteşem Sev.g.ilim'i ifade etmekte bu papatyalar. Papatyalar, Sev.g.ilim'in en çok sevdiği çiçek ve kendisine çoğu zaman "Papatyam" olarak hitap etmekteyim. Papatya, çiçekler arasında temiz bir kalbi ifade eder. Sıradan ve kolay bulunabilen bir çiçek olduğunu sanarsınız, ama öyle değildir, çok çok özeldir. Ve size ufak bir tavsiye; papatya seven hatunlar, çok alçakgönüllü ve sevgi dolu insanlardır ;)

Ve Gökkuşağı...

Gökkuşağı beni en güzel ifade edebilecek bir diğer şey. Bulunduğum çeşit çeşit ortam, tartıştığım yüzbin düşünce, tanıdığım binbir çeşit insan var. Ve bu denli çeşitlilik de, beni o denli rengarenk bir insan yapmakta. Gökkuşağı yaşamımdaki çeşitliliklerin yarattığı farklılıkları simgelediği gibi, onların mükemmel uyumunu da en açık şekilde ortaya koyuyor. Gökkuşağını seven insanların çokluğu kadar beni sevenler de çok ve olur da gökkuşağının başladığı yere ulaşırsanız, yani bana, hayalinizde bile göremeyeceğiniz hazinelerim sizi bekliyor olacak...

İşte Martı, Papatya ve Gökkuşağı'ndan oluşan logomun ve kısacası benim sembolize edilmiş halimin anlamı bu. Dilerim sizleri aydınlatabilmiş ve kendim hakkında da bir parça fikir verebilmişimdir.

Sürç-ü Lisan Ettiysem Affola, Saygılar...

Yeni Tasarımım Yayında...

Uzunca bir süredir uğraştığım tasarımımı, en nihayetinde yayına soktum. Bir takım ufak tasarım düzenlemeleri de halen ellerimden öpmekte, ancak daha fazla sabredemedim. IE uyumunu ve hata kontrollerini, tasarım yayında iken yapıp gerekli düzeltmeleri tek tek gerçekleştireceğim. Açıkçası benim içime sindi, bir de siz bakın bakalım nasıl olmuş? Görüşlerinizi belirtirseniz pek memnun olurum, şimdiden teşekkürler...

Ayrıca blogumun tasarımı esnasında kullandığım kaynakları da bir yazı dizisi şeklinde bir araya getirip yayınlamayı düşünüyorum. Gerçekten çok özel ve güzel kaynaklara ulaştım; bir kısmını kullandım, bir kısmını ise kullanılabilir diyerek bir köşeye sakladım. Hepsini sizlere sunmak istiyorum zamanla ve sunacağım da, takipte kalın efendim...



Detaylar az sonra...