Bizim Yolumuz Da Bir Gün FSM'ye Uğrar Mı Arkadaş?

Dün İsmail'in intihar haberini okuduğumda, önce ürperdim sonra da bu soru cümlesi döküldü dudaklarımdan "Benim yolum da bir gün FSM'ye uğrar mı?" Neden olmasın ki? İsmail benden daha azına mı sahipti ya da daha fazla derde mi sahipti? Bilgisayar Mühendisliği'nden mezun olmuş, bir dolu başarıya imza atmış bir Doktora öğrencisiydi 30 yaşında, benim gibi hala üniversite öğrencisi değildi...



Birçok kereler üzerine düşündüm intihar etmenin... Nasıl intihar edebileceğimi ve edemeyeceğimi planladım... Hatta bir kere denedim bile, ama yuttuğum ilaçlar önce kusturup sonra iki gün boyunca uyutmak dışında bir işe yaramadı. Anladım ki ilaçla ölemem ben, bir yerden atlamalı ve kanat açmalıydım özgürlüğü 'Bir Martı Gibi...' ya da asmalıydım kendimi 'Zor geldi!' diyerek...

İsmail'in intiharını bir haber sitesinden öğrendim ve Facebook'taki Boğaziçi Üniversitesi grubumda paylaştım, "İntihar edene Allah rahmet eylesin! denir mi ki?" düşünceleriyle. Neden denmesin ki? Hatta mekanı cennet olsun bile denebilir, bize dikte edilen 'intiharın dönüşsüz bir günah olduğu' öğretisine rağmen. Tanrı'nın can alıp verme hegomanyasını kırdılar diye cennetten kovulmasına da göz mü yummak lazım, sırf bu nedenle bile isyan etmeli belki insan. Ya da susmalı ve 'kaderine razı olmalı'...


Neden İntihar Etmiş?


Haberi ben paylaştığım için, o gün içerisinde gördüğüm üç beş suratın bana 'Nasılsın?'dan önce sorduğu ilk soru 'Neden intihar etmiş?' oldu. Neden intihar etmiş? Ne önemi var ki neden intihar ettiğinin, bir insan pılını pırtısını bile toplamadan göçüp gitmeye karar verdikten sonra.

Geri dönüşü olmayan bir yolu seçmiş İsmail, cesurmuş... Kendisine imrenmedim değil, kendini FSM'den bırakmadan önce bir soru sormalık bir şansım olsaydı sorardım, "Son adımı atmak için cesareti nasıl kazandın?" Cevap verirdi belki, ya da o da bana bir soru sorardı "Hayırdır?" Ben de derdim ki "Hayır mı, şer mi görürüm elbet, ama sen göremeyeceksin. Güle güle. Oradakilere benden selam söyle, belki yakında gelirim. Ya da gittiği yere kadar giderim..." Gittiği yer neresiyse artık, işte tam da oraya kadar...

'Gittiği Yer' Neresi Ki?


2002'de Superdorm'un banyosuydu Boğaziçili Sinem için... Bilgisayar kablosuyla boğdu kendini, Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü'nün birincisiydi ve 3,5 ortalaması vardı. İntiharı Hakan Peker'in sevgilisi olduğu için geniş yer buldu basında. Psikolojik sorunları vardı, sınıfından arkadaşlarıyla daha kalabalık bir odaya geçmek istemişti ama üniversitemizin yönetimi izin vermemişti... O gittiğinde, benim Boğaziçi'ne gelmeme bir sene vardı.

2006'da Üsküdar'daki eviydi Boğaziçi Kimya Mühendisliği mezunu Utku için... Kalorifer borularını intiharına alet etmişti fütursuzca, aylardır iş bulamadığı için bunalımdaydı. Boğaziçili bir mühendis olması bir işe yaramamıştı, maddi sorunları yoktu ama daha fazla işsiz kalmak istemedi. Bizim Bursa Fenli Utku gittiğinde, ben Hazırlık sınıfını atlamak için kafayı sıyırmak üzereydim...

2007'de Kadıköy'de bir otel odasıydı Boğaziçili Duygu için... İktisat bölümü birinci sınıf öğrencisiydi, istekleri için bazı hatalara düştüğünü söylüyordu ve vazgeçiyordu yaşamaktan. O andan sonra tek korkusu kurtarılmaktı. Bir de ölümünden basının haberi olmasın istemişti, ama öldüğünü basından haber aldık. Ben o sıralar Boğaziçi öğrencisiydim, kağıt üzerinde iki, gerçekte birinci sınıftaydım.

2009'da FSM idi Boğaziçili 30'undaki Ali Hikmet için... 'Midem bulanıyor.' diyerek durdurdu taksiyi ve kendini boşluğa bırakıverdi. Kimse inanamadı intiharına, ben de inanamadım. Kendisi CHEM105 labıma girmişti, Kimya bölümü Lab Asistanı olarak. O sabahın gecesinde kız arkadaşıyla tartışmış, ama bir tartışma için insan bırakır mı kendini boşluğa... Neden bırakamasın ki? O bıraktığında, ben kağıt üzerinde dördüncü sınıfta, gerçekte ise hala birinci sınıftaydım.


2010'da Beşiktaş'taki evinin beşinci kattaki balkonuydu 38'indeki Kerem için... Kerem dediğime bakmayın, Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü'nde Yard.Doç.Dr. ünvanı ile hocaydı kendisi. Ölünce ünvanlar silinip gidiyor da, o nedenle Kerem dedim sadece. Hatta değil ünvanlar, isimler bile silinip gidiyor akıllardan yıllara bile varmadan aylar içinde... Psikolojik sorunları vardı Kerem Hoca'nın, üniversitem sağlık sorunları dedi geçti. O balkondan kendini attığında, ben kağıt üzerinde hala dördüncü sınıftım, ama artık ikinci sınıftım.

2012'de Temel Bilimler'in merdiven boşluğuydu 30'undaki Serkan için... Bugün yaldızlı panolarla süslenmiş merdiven boşluğu, Bilgisayar Mühendisliği mezunu ve öğretim görevlisi olarak da görev yapıp sonra istifa eden Serkan için son duraktı. Ailesi habere dönüşmesini özellikle istemedi, ama Yusuf Yuva onun sessiz sedasız çekilip gitmesine izin veremedi, anlatıverdi onu 'Çünkü yuva yurttur...' diyerek... Serkan gittiğinde, ben dördüncü sınıf halimi kağıda kazımakla meşguldüm ve gerçekte ise ikinci sınıf bitiyordu...

Bizim üniversitenin son durak laneti, personeline de dadandı. 2009'da 32 yaşındaki Teknisyen Ferdi, Yeni Derslik'in bodrum katının kalorifer borusunu kendine 'gittiği yer' seçti. Ferdi'nin bedenini öğrenciler buldu, çığlıklar yükseldi ben pencereden bakarken. Polis geldi, ambulans geldi ama Ferdi gelmedi. Anlaşılan sevmişti gittiği yeri...

Hayatın Neresinden Dönülse Kârdır...


Belki de ben doğduktan iki yıl sonra, 1987'de hayatını sonlandıran Nilgün Marmara'nın 'Kırmızı Kahverengi Defter' adıyla yayınlanan günlüklerinde dediği gibi 'hayatın neresinden dönülse kâr'dı.

Nilgün de Boğaziçili idi... İngilizce Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra, Sylvia Plath'ın bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı kendisini çok etkiledi. Şiirlerinde, düşle gerçek arasında gidip gelen kırılgan birinin sesi oldu. Küçük İskender ve Cezmi Ersöz gibi tanıdığımız şairleri, eserleriyle etkilemeyi başardı. O da 30 yaşında 'yaşama karşı ölüm' dedi ve 'kısa hayatın kârı'nı yanına alıp çekti gitti.

Yaş 30, Ya Şimdi Ya Da...


Anlaşılan o ki, yaşımın 30 olmasına pek bir az kala bana da göz kırpıyor FSM... "Ya şimdi olacak..." diyor, "Ya da Cahit Sıtkı'nın 35 yaş şiirini de okuyup bir 35 yıl daha gideceksin..." ve ekliyor "Köprüden önceki son çıkıştasın, ya şimdi ya da..."

Kendimce başarılarım oldu, birçoklarına göre dolu dolu ve rengarenk bir hayat yaşadım. Ama sıkışıp kaldım şu Boğaziçi Üniversitesi'ne, artık kendime uzatmalı öğrenci demekten bile çekinir oldum onca zamandan sonra. Öyle ki eşşeği bile bağlasak bunca vakitte mezun olurdu. Desenize her bir şey olmuşum da bir eşşek kadar olamamışım.


Şimdinin gençleri, gelip bana diyor ki "Seni kendime örnek alıyorum, inanılmaz azimlisin. Ben olsam şimdiye çoktan vazgeçmiştim.", onlara cevabım iç güveysinden hallice ama biraz da dertli "Teşekkür ederim, ancak Boğaziçi ile uzatmalı sevgili hallerimi sakın örnek alma. Diğer hallerim de şaibeli, ama sen bilirsin..."

18 yaşımda Boğaziçi Üniversitesi'ni kazandığım sıralarda bir kağıdın altına Prof. Dr. Oğuz Kaan Çağatay Kılınç diye yazmışım, gençlik işte hayallerim büyükmüş. Boğaziçi ile uzatmalı ilişkimizin nedenleri üzerine çokça şeyler yazılıp çizilebilir, ama ne karalarsak karalayalım geçip giden yıllarla, yıpranan sinirlerin telafisi mümkün değil.

Tanrı gelse ve "18 yaşına geri saracağım hayatını, bir güzellik yapalım abimize..." dese, tercih listemin en başına ODTÜ'nün Mühendislik bölümlerini sıralardım. Ezberden hiç haz etmeyen ben, Ankara Tıp'ı bile yazardım da Boğaziçi'ni yazmazdım. Kalırdım Ankara'da ailemin yanında, boydan boya rengarenk işlemenin hayalini kurduğum odamda keyif sürerdim her yıl oradan oraya taşınıp durmak zorunda kaldığım yurt köşeleri yerine.

İstanbul'a geldim ve 'Sen mi büyüksün ben mi?' dedim de, pek tabii ki İstanbul galip geldi. Oysa Ankara, sarıp sarmalardı beni. İstanbul kadar renkli değildi belki ama, yanar döner ışıkları altında da adamı boğuvermiyordu. Öyle ki, İstanbul'un sözde güneşli kışlarında bile daha çok üşüdüm, Ankara'nın eksilere varan buzlu gecelerinden...


Vasiyetim De Budur...


Kaç vakittir düşünüp duruyorum, 'Bir ara vasiyetimi yazayım, sağda solda bir yerlerde ölüp gideceğiz sonra her şey arkada öylece kalacak.' diye. Gerçi omuzlar üstünde terk-i diyar eyledikten sonra, geride kalanlar çok da umrumda olacak mı sanki de? Ama belli mi olur, belki de şöyle bir dönüp bakma şansım olur ve arkada kalan varlıklarımın benim arzuladığımdan bambaşka hallerle tarumar edildiği görürüm de, öldüğüme değil de vasiyet bırakmadığıma üzülürüm.

Bilgisayarım ve dijital tüm varlıklarım, benimle ilgili şeyleri bir güzel düzenleyip bir yerlerde tüm dünyaya açabilecek olan kişiye kalsın. Açıkçası bunu yapabilecek kişinin kim olduğunu bilmiyorum, aklıma bir iki kişi geliyor ama kendilerine de bir sormak lazım önce.

Sosyal hesaplarım ile eposta adresimi, kız arkadaşım alsın. Önce benim artık bu dünyada olmadığımı paylaşsın beni bir şekilde tanımışlarla, sonra ister kapatsın isterse geçmişte yazdığım şeylerle ayakta tutmaya devam etsin hesapları.

Giysilerimden işe yarayanlar ihtiyacı olanlara, kitaplarım Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi'ne, varsa üç beş kuruş birikmişim benim adıma fakir ama bir gururlu bir gence bağışlansın. Ben ölene kadar çok param birikmiş olursa, Boğaziçi Üniversitesi'nde 'Biz Ayrılamayız!' burs fonu oluşturulsun da uzatmalı ama ihtiyacı olan öğrencilere burs bağlansın not ortalaması gibi ıvır zıvırlara bakılmadan (Ölmeden önce de oluşturmayı planlıyorum bu fonu, tabii üniversitem başarı kıstaslı şanına layık görürse...).

Son olarak... Düşüncelerimi insanlığa, dertlerimi dertsizlere, yazıp çizdiklerimi sizlere bırakıyorum...

Bir de ben öldükten sonra, haberimi yapın intihar etmiş bile olsam. Ailem haber edilmesini falan istemezse, bu yazımı gösterin onlara da 'Vasiyetiydi...' deyin...  Öyle sessiz sedasız çekip gitmek, bir kez daha öldürür beni herhalde... Sonra 'Ulan bir işi beceremediniz...' diye cesetimin tüm soğukluğu ve ürpertisi ile çökmeyeyim tepenize...

Ve olur da intihar edersem, 'Sebebini öğreneceğiz.' diye otopsi adı altında kesip biçmelerine izin vermeyin sakın ha... İntihar edersem, ölüm sebebime cesedime bakıp karar verebilecek bir Allah'ın kulu yok şu dar-ı dünyada. Düşmeye bağlı iç kanama, havasız kalmak suretiyle boğulma ya da ağır ilaç tüketimine bağlı zehirlenme olmayacak ölüm sebebim, ölmeye sebep çok ama bunlar değil kesinlikle...

Öyleyse;
Bunca laf yeter, bir yol verin göçelim, 
Belamızı bulma yollarında, serden bile geçelim...

17 yorum

  1. kardeşim, bizim okulun öğrencisi çok kafa yoruyor hayata, sorunlarını çok derinlemesine düşünüyor.daha geniş, daha dışarıdan bakmak gerekiyor sanki olaylara.

    YanıtlaSil
  2. Hocam belki sadece suslu bir yazı yazmak istedin fakat ciddi bir yazı ise bence profesyonel bir yardım almayı dusun derim Durum gercekten ciddi olabilir Asagı yukarı aynı durumlarda olan bir ogrenciyim intihar meselesi haric. Yazdıklarınla, siyasi fikrinle tam olarak uyusmuyoruz fakat senden kıymetli degil hiçbir şey...Bu mesajı yayınlamasan da olur sadece içimden gecenleri paylasmak istedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazdıklarımda ciddi olmasam yazamam ki, dökülmez kalemimden. Bir paragraf yazarım belki en fazla, sonra 'Sen kimi kandırıyorsun ki?' derim kendime ve o paragrafı da siler atarım.

      Düşünceni paylaştığın için teşekkür ederim. Aynı dünya görüşüne sahip olmak, aynı siyasi fikirleri savunmak zorunda değiliz, yeter ki düşüncelerimizi insan gibi paylaşmayı bilelim.

      Sil
    2. Senin bu şekilde bir yazı yazmaya hakkın olmadığını düşünüyorum. Madem amacın insanlara yardımcı olmak destek olmak o zaman bu şekilde bir yazı yazmamalısın. Yazında her an intihar edebilirim hatta iyi birşey sizin de sorunlarınız varsa siz de edin gibi bir algı var. Madem yazıların okunuyor daha fazla sorumluluk sahibi olup bunun doğru, iyi birşey olmadığına dikkat çek. İntihar etmek hiçbir zaman çözüm olamaz. Herkesin çaresiz olduğu çok fazla sorunu olduğu dönemler olabilir ama bu şekilde bir yazı ile İsmail'e üzüldüğümüz gibi başka insanlara da üzülmeyelim.

      Sil
    3. Her şeyi her türlü şekilde yazma hakkım elbette var, benden çok daha fazla kişiye ulaşan Nilgün Marmara'nın da hakkı vardı. Ancak belli ki senin anlatmak istediğin şey çok başka.

      İntiharın doğru olmadığı bize dikte edilen öğretilerden bir tanesi, yaşamak bir haksa ölmek de bir hak bana kalırsa. Yolumuza devam etmek istemiyorsak ve alternatif seçeneklerimiz de yoksa, intihar etme hakkımızı da kullanabiliriz bence.

      Bizler üzülmeyelim diye, artık hayattan zevk almayan ve son noktayı koymak isteyen insanları yaşamaya zorlamak oldukça bencilce bir yaklaşım. Hayat bir işkenceye dönüşmüşse, daha fazla acı çekmek hiçbir şeyin çözümü olmayacak onlar için.

      Sil
    4. Bizleri bunca yıl taşımış bunca yıl bizim için uğraşmış bizi bakıp büyütmüş ailelerimizin ne kadar üzüleceğini neler yaşayacağını düşünmeden sadece ben istiyorum devam edemiyorum bu benim hakkım diyerek intihar etmek bencillik değil ama insanları bu yola yönlendirmemek için uğraşmak bencillik öyle mi?

      Bir konuda haklısın insan kendisi bu seçimi yapabilir evet ama başka insanları buna yönlendiremez. Normal ve sağlıklı düşünebilen bir insan tabiki senin bu yazdıklarını ciddiye alıp intihar etsem mi ya hakkaten bu benim seçimim başka çıkış yolum yok diyerek intihar etmez. Ancak senin bahsettiğin gibi bir dönemden gecen kendini caresiz hisseden bir kişi eğer senin bu yazını okuyup da sonrasında haklıya evet intihar edeyim ben en iyisi diyerek bu yolu secerse bu sorumluluğu taşıyabilir misin? Bir başkasını bu şekilde yönlendirmemelisin.

      Sil
    5. Öncelikle intiharın öyle basit bir karar olmadığını anlamak lazım. O sınıra erişmiş birey, canından vazgeçmeye hazırken aile bile artık anlamsızlaşmış olacak. İntihar fazına geçmiş kişi, aileyi düşünme fazını çoktan geçmiş durumda ki kişi zaten.

      Hayat yormaya başladığı zaman, insanı hayata bağlayan şeyler genelde sevdikleri oluyor. Ama intihar etmeyi artık ciddi ciddi düşünmekte ola kişi, sevdiklerinden vazgeçmeyi çoktan kabul etmiş oluyor. Tekrar vurgulamak isterim ki, kendi canından vazgeçmek üzere, basit bir şey değil bu.

      Yazımı okuyup da 'En iyisi ben intihar edeyim...' demesi de saçma, en fazla intihar etmeye kalkışabilir ve ama son darbeyi vurma aşamasına geldiğinde vazgeçer. Köprünün kıyısına gelip de vazgeçen çok kişi var, ya da yuvarladığı hapları kusmak için elinden ne geliyorsa yapan. Gerçekten öyle kolay iş değil, bir daha geriye dönemeyeceğini bildiğin halde o son adımı atmak.

      Yazıya gelen geri dönüşlere baktığımda gördüğüm, bu sınırlarda dolaşan pek çok kişi var. Ama sınırlarda dolaşmak aşağıya atlamak anlamına gelmiyor.Pek çoğu sınırlarda dolaşmaya devam edecek.

      Ayrıca pek çok insan, o sınırlarda dolaştığını ifade etmekten çekiniyor çevresine. 'Deli' damgası yer miyim, bunu söylersem sicilime işlenir mi, insanlar ilgiye muhtaç aciz bir insan olduğumu düşünür mü gibi endişelerle. Ailelerine açılsalar, 'Bir daha böyle şeyler duymayayım, at kafadan şu saçmasapan düşünceleri.' gibi tepkiler alıyorlar. Oysa intihar düşüncesi saçma bir düşünce değil, hatta o sınıra ermiş pek çok kişi için tek mantıklı çıkış noktası.

      Bunun sorumluluğunu taşıyabilir miyim? Aslında bu yazımın intihara sevk ettiğini düşünmüyorum, ama olur da bir kişi bu yazıyı okuduktan sonra intihar ederse bundan kendimi sorumlu tutmam. Çünkü benim yazım değil onun kendini öldürmesine neden olan, o kararın ardında çok daha önemli başka sebepler var. Ki gelip de bana 'Senin yazından dolayı öldürdü kendini!' diyenlere de çok kızarım, çünkü bu hayattan vazgeçme kararını vermiş ve bu kararını gerçekleştirme cesaretini göstermiş kişiye haksızlık yapmış olurlar.

      Bir insanın kendini hayatını bitirme kararı alması ve bunu uygulamaya koyması, basit bir yazıya bağlanamayacak kadar önemli ve değerli.

      Sil
  3. GALATA KULESİ


    6 Haziran 1973
    Pırıl pırıl bir yaz günüydü
    Aydınlıktı, güzeldi dünya
    Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden
    Kendini bir anda bıraktı boşluğa
    Ömrünün baharında
    Bütün umutlarıyla birlikte
    Paramparça oldu
    Bir adam benim oğlumdu...

    Gencecikti Vedat
    Işıl ışıldı gözleri
    İçi
    Bütün insanlar için sevgiyle doluydu
    Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
    Kendini bir anda bıraktı boşluğa
    Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
    Zaman durdu
    Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
    Bu adam benim oğlumdu

    “Açarken ufkunda güller alevden”
    Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
    Kimseye belli etmedi içindeki yangını
    Yürüdü, kendinden emin
    Sonsuzluğa doğru
    Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel
    Bir fincan kahve, bir kadeh konyak
    Ölüm yolcusunun son arzusu buydu
    Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
    Bu adam benim oğlumdu

    Küçüktü bir zaman
    Kucağıma alır ninniler söylerdim ona
    “Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni”
    Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat

    6 Haziran 1973
    Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini
    Bu nankör insanlara
    Bu kalleş dünyaya inat
    Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
    “Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”...




    Ümit Yaşar OĞUZCAN

    YanıtlaSil
  4. Size yolladığım şiir beni çok etkiler.Özellikle sonu elbet böyle bir işe kalkıştığınızda arkanızda bırakacaklarınızı düşünün,onları yaşayan soluk alan birer ceset'e çevireceksiniz.Ne olursa olsun hayat güzel sevdiklerinizle.Herşey okul yada bogaziçi değil.Sizi tanımıyorum bile.Ama üçüncü sayfa haberlerinde yer almanızı istemiyorum.Lütfen.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tanımadığınız halde içten paylaştığınız dilekler ve şiir için teşekkürler. O şiiri bir de nacizane seslendirdim... https://soundcloud.com/okckilinc/mit-ya-ar-o-uzcan-galata

      Sil
  5. Intahar ozellikle sizin su anda yazdiginiz sekli aslinda en derinden gelen bir ciglik.. Yardim et bana diye tum gucuyle bagirmak !! Bunu anlayabiliyorum.
    Yasam zor ve gercekten anlamsiz.. Ama yasamak, herseye ragmen tum bu safsata anlamsiz bos sahtekar yasama ragmen yasamak, ayakta kalmak, inatla yasamak...Iste budur zafer ..

    Gulmek en buyuk guctur genc dostum. Aglamak ve olmek doganin geregi.

    Sevgiyle kal.

    Uygar

    YanıtlaSil
  6. heyy merhaba!

    arkadaşınız ismail arı'nın vefatını haber sitesinde gördüm . kendisini merak edip araştırınca da şaştım kaldım . bu kadar çok başarısı olan, aktif, neşeli bi insanın tam da zirve diyebileceğimiz yerde bırakması beni cidden çok üzdü . 1 haftadır aklımda hatta
    tabii sorgulamıyorum , sorgulayamam da o böyle karar vermiş bir kere
    ama alelade bir insan değil yani herkesin olmak isteyeceği yerde bir kere . bu gidişe çok üzüldüm ben böyle toplum için gerekli , empatik insanlar ölürken aksi , bencil , ruh emici insanlar neden yaşar?

    keşke tanışsaymışım kendisiyle

    ama benim merak ettiğim bir nokta daha var . bu arkadaşınız boğaziçi'nin kısıtlamaları yüzünden mi depresyona girdi? yani okulun zorluklarının bunda doğrudan bir ilgisi var mı?

    anonim yazdım ama aktif takip ediyorum ve cevabınızı da bekliyorum.
    ismail'in mekanı cennet olsun , siz de kendinize iyi bakın

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İsmail'in ölümü seçmesinde üniversitenin etkisi var mıdır yok mudur bilemiyorum. Ancak üniversitenin olumsuz etkisi altında olup da intiharı düşünmüş ya da düşünen arkadaşlarım da mevcut. Yaşadığınız bir yeri, sebeplerden soyutlamak da imkansız zaten. Yazımı okuyup düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkürler...

      Sil
  7. İsmail'in ölümüne kadar evimizin rengarenk manzarası olan FSM denen köprünün görüntüsü sanki bi yerden düşüyormuş hissi yaratıyor bende, bakası gelmiyor insanın, yazının başına da koymuşsun bi korkuyla yüzleşir gibi oldum, buradan mı atmış kendini bu çocuk dedim.. İsmail çok güzel gülen,iyi niyetli ve insancıl biriydi ve sanırım özellikle onun intiharı insanları bu kadar çok etkiledi. Bu olaydan sonra bir arkadaşım da intiharı düşünmeye başladığını söyledi. Duygularını, düşüncelerini yargılamak istemem ama hayata sıkı sıkı bağlı olan bir insan olarak, intihar eden insanın geride bıraktığı tek şey trajedi bence. Ve sanırım bu trajediyi yaşamaya ve yaşatmaya karar veren ve bu yolda geri dönmeyeceğinden çok emin olanların bunu kendilerine saklaması belki daha uygun, belki de bencil bir istek. Ama şimdi arkadaşımızın ölümünden sonra yaşadığımız sarsıntıyı düşününce, başka arkadaşlarımın hatta uzaktan tanıdıklarımın intiharı aklından bile geçiriyor olması beni çok korkutuyor. Kendi intiharını bu kadar allamak pullamak da biraz bencilce geliyor. Aklımıza ilk gelen o en basit özenme dürtüsü aktifleşiyor sanki ve son günlerde gördüğüm üzere gerçekten bulaşıcı ve hızla yayılıyor. İntihar eden aslında kendisini kurtarırken geride de baya derin travmalar bırakıp gidiyor. Neresinden tutarsan elinde kalır derler ya, öyle belki de. "Sana Çok Kızgınım Boğaziçi" ismiyle bir yazı yazmıştın, çok doğru şeyler söylemişsin o yazıda, ben de "ulan içimiz kan ağlıyor, okul laylaylom peşinde" diye düşünüyordum ki sonra okuldan, hocalardan duyumlar aldık peşinden de BÜREM'in o beğenilmeyen metni geldi. Okulun ödü kopmuş durumda, sadece intihar eden birini (bin kere hak ediyor orası ayrı) yüceltmenin sonuçlarını tahmin eder gibiler, BÜREM'in metni de o nedenle korkak, titrek bir metin, üzerinde bin kere düşünülmüş sanki. Bütünlüklü bir metin oluşturamadım özür dilerim ama demek istediğim seni ölüme çeken şeylerin ne kadarı içinden geliyor bunu düşün... Ve unutma, seni beni onu şimdilik hayatta oyalayan, aklını kurcalayan ölüm düşüncesi bile olmayacak ölünce. Ölmeyi düşünmekle ölmek sanırım çok farklı şeyler. Bu yazıyı okuduğumda "eyvah" dedim, çünkü seninle aynı şeyleri düşünüp ölüme kendin yaklaştıran, bunu kafasında bir oyun gibi kurgulayan arkadaşlarım var. Yardım al falan demeyeceğim çünkü kendin dışında kimsenin faydası olmaz. Bilmiyorum çok yakından tanıdığın, birlikte gülüp eğlendiğin bir arkadaşın intihar etti mi hiç ama inan sadece trajedi. İlk günlerde bu eylemin gizemi, kutsallığı, göz yaşı, sorular falan geçip gidince her şey unutulmaya başlıyor, işte bu kutsal çekici eylemi yapan güzel insan hiç var olmamış gibi yok olmaya başlıyor, bahar geliyor, her şey siliniyor falan. Ne özenin ne özendirin yani abi..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir çoğu bu düşüncelerini kendine saklıyor ya da çok yakın çevresiyle paylaşıyor, bense blogumda yazıyorum. Tabii siz değerli okuyucularım sayesinde oldukça fazla kişiye ulaşıyor yazdıklarım aslında, ama bir bakıma kalabalığın içinde eriyip de gitmekte. Yani birkaç kişinin ya da yakın çevrenin omuzlarına yüklenmektense, tüm okuyuculara dağıtılıyor yük ve etkisi görece hafifliyor.

      Çevrende aklından intiharı geçiren insanlar, bence İsmail'in vefatından ya da bu yazından sonra intiharı düşünmeye başlamadılar. Sadece görmezden geldikleri köşelerinde saklı duruyordu bu düşünceler ve ortalığa saçılmak için bu fırsatı(!) değerlendirdiler. Çünkü gerçekten de intihar düşüncesi, öyle bir anda gelebilecek bir şey değil. İnsanın içinde ince ince işleniyor, son düğüm de intihar ile atılıyor.

      BÜREM'in metni üzerine benzer şeyler düşünen insanların olduğunu bilmek sevindirici. Metnin üzerinde bin kere düşünülmüş, ama biraz da aceleye gelmiş gibi. Görmezden gelinen öncekiler gibi İsmail'in göçüşü gibi bir iki gün de unutulur diye düşünüldü belki bilemiyorum. Hatta şunu da eklemek istiyorum; bu yazının 200-300 kişi tarafından okunduğunu sanıyorlarmış. Kendilerine 4000 kişinin okuduğunu (şu an +5000), okuyanların yarısının Boğaziçili olduğunu tahmin ettiğimi ifade ettiğimde, durumu biraz azımsadıklarını da görmüş oldum.

      Ancak BÜREM bu konuda bir takım çalışmalar içinde, detaylarını paylaşamayacağım bir görüşme gerçekleştirdiler benimle. Kabul edemeyeceğim bir takım isteklerde bulunmuş olsalar da, bu zamana kadar yapılmamış ya da eksik yapılmış şeyleri yapmak ve hataları düzeltmek istiyorlar. Eğer çalışmalara devam ederler, bazı gerçeklerin bildikleri gibi olmadığını kabul edebilirlerse bir şeyler de değişebilir gibi. Ama tabii unutulup da gidebilir her şey...

      Sil
  8. Oguz Kaan tebrikler, hem siteni hem de hayatini dolu dolu gecirmeni cok takdir ettim. Siteyi takip etmiyorum ama kisaca yazmadan duramdan is yerinde bir seminerede tanistigim sadece bor ogleden sonra is hk. muhabbet ettigim bir is arkadasimin intiharini duydugumda acaba bu fikri degitirebilecek bir cümle söyleyebilir miydim diye aklima cok takildi. Bir fotografcinin kartindaki yaziyi paylasmakla yetinecegim: Hayat cekilmeye deger ;) Yolun acik olsun !

    YanıtlaSil
  9. Sonuç olarak, beden Cenâb-ı Hakkın insanoğluna verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin rûhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslâm'ın amacıdır. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabir ve daha sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felaketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü, ruh bedende kaldıkça Allah'tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah'a yönelmesi ve O'ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıç noktasını teşkil eder. Yüce yaratıcı umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O'nun her şeye gücü yeter. O'na dayanan da güç kazanır.

    YanıtlaSil

Düşüncelerinizi Paylaştığınız İçin Teşekkürler...